Eray Özer:’Genç yaşımda çok şey yaptım!’

Kaleme aldığı yazılara, söz ettiği konulara bakınca ‘futbolun muhalifi’ demekten başka birşey diyemiyor insan. Her konuya soru işaretleriyle yaklaşan, Radikal ve Taraf Gazetelerinden tanıdığımız, şu sıralar NTV yayınlarında editörlük yapan ve Birgün Gazetesinde yazmaya devam eden gazeteci Eray Özer ile mesleğine dair konuştuk.

Barış Engin: Size gazetecilik yaptıran olgu nedir?

Eray Özer: Ben ODTÜ’de Psikoloji okudum. Psikolojide benim ilk tercihimdi. Üniversiteye psikolog olmak için girmiştim. ODTÜ Psikolojiye başladım. Ama, 2. Sınıfta psikolojiyle ilgilenmeyeceğimi anladım. Biraz tesadüf oluyor, birazda ben maymun iştahlıyım. Üniversitede birden çok şeyle uğraşırdım. Bir taneside kısa film yapıyordum. ODTÜ’de Görsel-İşitsel Sistemler Araştırma ve Uygulama Merkezi vardır. Oraya gidip geliyordum. Boş zamanlarımda oradan dersler alıyordum. Aslında hikaye orada dağılıyor. Bir Gençlerbirliği Belgeseli yaptık. Hasbelkader 17 dakikalık bir şey yaptık. Onu yaparkende, spor sosyolojisinin içerisine girdim. Spor tarihçiliği, spor sosylojisi, tribünler, tribün tipolojisi filan… İstanbul’a da Sinema – Televizyon okumak için gelmiştim. Zaten; İstanbulluyum da, geri döndüğümde kafamda Sinema TV okumak vardı. O da tesadüf Bilgi Üniversitesi’nde Kültürel Çalışmalar Yüksek Lisansı yaptım. Gazetecilikte hani üniversitenin daha kısa filmle filan ilgilenmeye başladığım zamanda, ya hani hakkaten sinema sektöründe olacaktım. Ya da yazı-çizi ile ilgilenecektim. Hani ezelden beri olur ya; ilkokulda mikrofonla hani derler ya, tarakla mikrofon yapıp şarkı söylerdim diye… Bende yazı yazardım normalde, sevdiğim bir iştir yazı yazmak… Hikaye öyle başladı!

Barış: Sizi spor yazarı olarak tanıdık. Gazetecilik yapma tutkusu mu sizi spor yazarlığına itti? Yoksa, spor tutkusu mu size Gazetecilik yaptırıyor?

Eray:  Bende esasında normalin tersi oldu. Ben zaten sporla akademik olarak ilgilenmeye başlamıştım. Üniversitede yüksek lisansta spor sosyolojisiyle ilgileneceğim belliydi. Spor tutkusu… Tabii ki içli dışlısın ki yazı yazıyorsun. Ama çok koyu bir Beşiktaş taraftarıydım, onun için spor yazarı oldum lafı benim için söz konusu değil. Evet çok iyi bir taraftardım, hâlâ da öyleyim. Bir dönem futbolla ilişkim, takımla ilişkim sekteye uğradı. Tamda yazı yazdığım dönemde oldu. O işe birazda yabancılaştım. Aslında birazda tersten oldu. Gazeteci olduğum için, sporda ilgilendiğim alan olduğu için, ikisi eşleşti.

Barış: Spor yazarlığınız konusunda diğer meslektaşlarınızdan farklı bir çizginiz var? Sosyal ağlara bakınca, okuyucularınız sizin için “futbol muhalifi” tanımını kullanıyor. Bu çizgiyi neye göre belirlediniz? Bakış açınız neydi?

Eray: Ben belirlemedim. Konumum var mı? O konuda da emin değilim. Şimdi yeniden yazmaya başladım. Uzun süre yazmamıştım. Benim gazetecilik hikayem değişik bir çizgi oldu. Neyse yani, spor yazmaya başladım. Sonra gazeteciliğin farklı bir alanına geçtim. Yani, sporun uzak bir alanına geçtim. Bir gazetede yazıişleri müdürlüğü yaptım. Şimdi de dergicilik yapıyorum. Aslında yakın zamana kadar sporla temas eden bir yanım yoktu. Ama sadece şöyle bir durum vardı: Ben Kadir Has Üniversitesi’nde Spor Hukuku Yüksek Lisans Programında, Spor Sosyolojisi dersi veriyorum. Aslında pek fazla futbol muhalifi değilim. İnsan gündelik hayatında neye inanıyorsa, onun paralelinde yazıyor. Yani, gündelik hayatında adaletsizliğe itiraz ediyorsan, yazı yazarkende aynı adaletsizliğe itiraz ediyorsun. Gündelik hayatında herkesin eşit olmasını savunuyorsan, yazı yazarkende eşit olmasını savunuyorsun. Gündelik hayatında nasıl güçlülerden hoşlanmıyorsan, spor yazarkende güçlülerden hoşlanmıyorsun. Güçsüzün yanında olma refleksin gelişiyor. Güçsüzün yanında olmak, heralde bu memlekette muhalif olmaya tekabül ediyor. Bunun dışında kendime yarattığım bir tipoloji yok. Bende zaten bir futbol endüstrisi algısı vardı. Nedir yani bu? Biz buna mahkummuyuz? Ama şunu söylemem gerek; topyekün bir muhalif değilim. Yani, şunu söylemiyorum: Futol çok kötü oldu, spor kapitalistleşti! Böyle evet, herşey endürüstleşti. Spor, özelliklede futbol tüketilen bir meta haline geldi. Bu hale gelmesine rağmen biz bu oyunu izliyoruz, tüketiyoruz. Futboldan zevk almanın tek yolu Süper Lig’te Beşiktaş maçına forma giyip gitmek değil ki! Mahallede de oynanan birşeydir futbol, şurada da oynayabileceğin birşeydir. Ve bu da futboldan zevk alma biçimidir. Yani şunu diyorum özet olarak: Futbola Süper Lig gibi birşeyin içindeysen, oradan eklemleniyorsan ya da farketmez 2. Lig vs futbolun bir noktaya endüstrileşmiş olmasını ve bu şekilde devam edeceğini, meta haline geldiğini kabul etmek zorundasın. Ama bunun üzerine de doğru bildiğini söyleyeceksin, yazma imkanın varsa yazacaksın. Bu ikisi birbirini engellemez. Toparlarsak; kendime bir model çizmiş değilim. Temel meselem, hayatta ne meselem varsa onlar… Daha adil olsun, daha barışçıl olsun, daha insancıl olsun. Bunlar aynı zamanda gündelik yaşamda da konuştuğum meseleler, dolayısıyla futbol konuşurkende bunları konuşuyorum.

Barış: Hem yazarlık deneyiminiz, hemde yöneticilik deneyiminiz var. Bir dönem Taraf Gazetesi’nde Yazı İşleri Müdürlüğü yaptınız. Bu iki durumun tat farklılığı olup olmadığını merak ediyorum? Sizce hangisi daha iyi, yazarlık mı yöneticilik mi?

Eray: Çok ciddi bir fark var. Bizde şöyle bir şey vardır. O ayrımı çizmek lazım. Birkaç istisna hariç, spor yazarlığı yapan insanların birçoğu o gazetelerde çalışırlar. Ben aynı zamanda Radikal’in spor servisinde çalışıyordum. Bu ne demek, ben editörlükte yapyordum. Radikal’in spor servisi küçük bir servis olduğu için aynı zamanda muhabirlikte yapıyordum. Hatta ve hatta sayfaları başkaları çizdiği halde, sayfada çizebiliyordum. Yani ben gazetenin mutfak denilen yerinde birkaç pozisyonda çalışıyordum. Bunun yanında da bana, o emeğimin ödülü olarak yazarlık yaptırılıyordu. Mutfakta çalışan bir insan olarak, mutfağın yöneticisi haline gelmek arasında tabiki fark var. Samimi söylüyorum şunu: Muhabirliğin çok özgür bir şey olduğunu düşünüyorum. Muhabirlik nedir? Bir habere gidersin, haberi toparlarsın, şeklini verirsin haberin, yazarsın. Sonra editörüne yollarsın. Editör onu sayfaya ne kadar girecek, orası mı kesilecek, şurası mı oynancak karar verir. Haberin peşinden koşup, telefonlarla haberi takip edip, ondan sonra onu toparlayıp yazmak acayip eğlenceli bir iştir. Yöneticilik kısmı öyle değil. Yöneticilik kısmında el maharetiniz bir yerden başka yere giderken, yazmanın o zevkli yanı, uzun yazmalar, toparlamalar gidiyor. Nasıl gidiyor? İşte bir gazetenin yazı işleri müdürüysen, o gazetenin 1. Sayfasıyla ilgileniyorsun. Birinci sayfada çok kıvrak olmak zorundasın. Çünkü, çok az yerin var. 15 tane haber bir sayfaya girecek, Senin iki cümlede bütün haberi anlatman lazım, bu tür bir kıvraklık gerektiriyor. Yaratıcı bir başlık bulman lazım ona, parlak olması o başlığın ki, insanlar ona bakıp okusunlar. Ve tüm bunlar çok kısa zamanda yapman lazım. Hele birde insan yönetimi var ki, o işin en zor kısmı… Gazetecilik dediğin meslek, egosu yüksek bir meslek olduğu için, gazeteci idare etmek dediğin şey diğerlerine çok daha farklı çünkü, herkes yaratıcı, renkli insanlar ve öyle olduğu için herkesin kendine ait dünyaları olduğu için, bunlar çok kolay çatışabiliyor. Özellikle günlük bir gazetede, o yoğun temponun içinde, bağırışlar, çağırışlar, krizler, habersizlikler, yanlış anlaşılmalar çok olur. Ve bu insanların birbirleriyle iletişimini sağlamaya çalışmak, kolay bir iş değil. Ve insanın özgüveninden de alır. Çok samimi söylüyorum. Ülkemizdeki muhabirlerin yaşadığı mali sıkıntılar dışında, muhabirlik denilen şeyin çok özgür bir şey olduğunu düşünüyorum. Muhabirlik insanları özgürleştiren, yöneticilikse daha kapalı bir alandır.

Barış: Şu an ülkenin en saygın kurumlarından birinde, NTV Yayınlarında Yayın Koordinatörlüğü yapıyorsunuz. Gazeteyle burası arasındaki fark nedir?

Eray: Gazeteyle dergi arasında, tabiki ilk olarak zaman farkı var. Bir olaylara, habere yaklaşım farkı var. Gazetenin çekici kısmıda bir dakika bile durmadığın, yorulup yorulmadığını dahi anlayamadığın bir durumdan bahsediyorum. Sabahtan akşama kadar durmadan çalışıyorsun. Durmadan diyerek kastettiğim şu; fiziksel olarak durmamak değil. Oturuyorsun fakat, kafanda sürekli bir şey oluyor. Bir süre sonra fiziksel olarakta hareketli hale geliyorsun. Sayfaların kontrol edilmesi gerekiyor. Dergideyse, tabiki bahsettiğim bu tempoya göre çok daha hafif bir tempodan bahsediyorum. Ama dergininde şöyle bir durumu var. Dergide şöyle bir durum var. Gazeteciliğe bağlı yan sektörler ile daha yakın bir temas var. Reklam departmanımızla, pazarlama departmanımızla daha yakın çalışmamız gerekiyor. Gazetecilik tarağı sadece haberle ilişkili birşeydir. Dergicilikse, özellikle bizim gibi dergiler çıkarıyorsan. Reklam sektörüyle, reklamverenlerle, projelerle, reklama yönelik projelerlede ilgili birşeydir. Öyle olduğu için, işin farklı bir yanıda devreye giriyor. Yani ben buraya geldiğimde, bu işin business kısmı vardı. Gazete çok daha kapalı bir yerdir. Çok ekstrem bir şey değilse gazetenin 3. Sayfasında ne vardır bilmem. Dergide öyle değil, yaptığınız projeler, bazen o konuların sponsorluğu, çeşitli ekler, o eklerin sponsorluğu filan gibi çeşitli işlerin içinde, zaman zaman pazarlama ve reklam ekipleriyle biraraya gelmek zorundasın. Birde haberin işlenişi açısından bir fark var. Gazetede yazdığınız şey günlük ve çok hızlı olduğu için, doğal olarak çok yüzeyseldir. Dergideyse yaptığınız haberler derin olmak zorundadır. Bir konuyu gazetede bulabileceğin yüzeysellikte anlatırsan, insanlar o dergiyi alıp okumazlar. Dergide herkesin bildiğinin ötesinde bir şey söyleme kaygısı vardır. Gazete öyle değil. Gazetenin sadece haber verme derdi vardır. Herkesin bildiğinin ötesinde haber verme kaygısı bulunmaz.

Barış: Buradan bakınca, sizin gözünüzle Türkiye’de dergi yayıncılığı ne durumda?

Eray: Büyük bir tartışma var. Sizde biliyorsunuzdur. Yıllardan beridir dergicilik bitiyor mu, dergicilik biter mi? En son bu konu i-pad’lerle birlikte gündemimize geldi. İ-pad çıktı, dergicilik bitecek mi? Bu konuda çok tartışma var. Hepimiz ilk başta, itiraf edelim şeyi düşündük. İ-pad geldi, bu iş kendini yavaş yavaş dijital ortama bırakacak ve özellikle kağıt baskı o eski anlamını yitirecek. Ama biz benzer şeyi, internet ilk çıktığında, gazeteler bitecek diye çok konuşmuştuk. Öyle olmadı. Televizyon çıktığında da öyle konuşulmuş, gazetecilik bitecek diye.. Ama oda öyle olmadı. Ama şimdi I-pad çıktı. Ve I-Pad tüm bunlara karşı daha güçlü bir rakip. O dergi ambiyansının ötesinde verebileceğin bir takım medyumlara sahip. Nedir bu? Video var orada, seste var, hareketli imajlar var, fotoğraf kalitesi vs. baskıdan çok daha iyi boyutlara ulaşabiliyor. Ama şöyle bir şey var. Yeni bir haber: Dünyadaki dergilerin i-pad satışları hızla düşüyor. Bunun birkaç sebebi olabilir. İnsanlar dijital ortamda bişeyleri bedavaya okumaya çok alıştılar. Bütün gazeteler filan internette çoğunlukla bedavaydı. Bu aslında medyanın dünyada yaptığı bir yanlış. Çünkü, bedava verip, reklamla çok para kazanacaklarını düşündüler. Ama reklam o kadar para kazanmadı. Özellikle; haber ve gazete portallarında, birkaç istisna dışında, istedikleri geridönüşü alamadılar. Bütün dünyadan bahsediyorum. Bu NewYork Times içinde geçerli.  Bundan kaynaklı, I-Pad versiyonlarını piyasayla aynı fiyattan satışa sürdüler. Satışların düşüşünde bu bir etken olabilir. Ama ciddi bir düşüş var. 35 bin satın almadan, 20 binlere kadar düşmüş. Bazı dergiler için 15 bin filan bir kayıp var. Gerekçelerini bilmiyoruz tabi, zaman gösterecek. Bir yandan da i-pad’e bağlı durumdayız. Neyse, sözün özü, Türkiye’de de, samimi söylüyorum: Dergi okuması, okuma kültürüyle çok alakalı birşeydir. Gazete birebir okuma kültürüyle alakalı bir şey değil. Türkiye’nin en çok satan gazetelerine bakarsanız, ne demek istediğimi anlarsınız. Yazı arttıkça gazetenin satışı artmaz Türkiye’de, tam tersi olur. Yazı azaldıkça, satış artar. Daha popülist işler satar. Aslında, Türkiye’de kitap satışlarına bakarak, dergiciliği okumak lazım. Gazete satışına bakar, dergiciliği okumak bana çok doğru gibi gelmiyor. Ve öyle düşündüğünde, okuma kültürüyle ilgili bir sıkıntı olduğu kesinleşiyor. Doğal olarak, bizim ülkemizdeki tüketim rakamları, dünya ortalamalarının daha altında oluyor. Bizim çalıştığımız markalar, genellikle dünya çapında markalardır. Şimdi bu markalar dünya çapında markalar oldukları için, üretimide dünya çapında oluyor. Çünkü, dünya çapında tüketiliyor. Böyle oluncada National Geopraphic’in üretim kalitesi, büyük bir pazara hitap ettiği için ona göre oluyor. Yani Türkçesi şu; burada 1 kişinin yaptığı işi orada 11 kişi yapıyor olabilir. Çünkü böyle bir üretim pastası var. Öyle olunca, tabi yapılan işin kaliteside daha farklı oluyor. Biz burada bir projeyi hadi 5 ay çalışalım. Orada 2 sene, 5 sene çalışan projeler var. Buradaysa bütün dergicilik için söyleyebileceğim şey: O titizlikte bir iş, ne yazık ki tüketim maliyetleri, insanların tüketim sayıları yani tirajlarımız buna izin vermediği için yapılamıyor. Ama şunu söyleyeceğim, National Geopraphic gibi 40 bin – 45 bin satan bir dergi, 150 bin satarsa eğer bir gün Türkiye’de; yapılan işin içeriğide farklı olacaktır.

Barış: Eray Özer yapmak istediklerini yaptı mı? Yapmadıysa, ileriye dönük Eray Özer imzasıyla neler göreceğiz?

Eray: Ben öyle birisi değilim. Gerçi böyle söyleyince tuhaf geliyor.  Ama ben hayatta kendime kariyer planı filan yapmadım. Ama, tesadüfler eseri, genç yaşımda da çok şey yapmış oldum. Böyle denk geldi. Radikal’de ilk köşe yazımı yazdığımda 25 yaşımdaydım. Spor Müdürü olduğumda 28 yaşındaydım. Aynı zamanda, 28 yaşındayken televizyon programı yaptım. Medyayla ilgili böyle birçok şey yaptım. Şimdi de, 32 yaşındayım ve NTV Dergi Grubunda yöneticilik yapıyorum. Ama bundan sonrası için hiçbir planım yok. Hiçbir planım yok dediğim. Şurada olmalıyım dediğim bir yer yok. İşte bir iş, sonuçta hayatımızı kazanıyoruz. Bir yandan da, kendi ahlaki değerlerimize ters düşmeyecek şekilde bunu yapmaya çalışıyoruz. Çünkü, zor bir iş, insanın hayatta ideolojik kaygılarının olması ve buna rağmen medyanın içinde kalması. Siyasi görüşünü kirletmeden, durabilmesi, içinde durması pek kolay birşey değil. Benim hareket ederken, esas kaygım böyle bir kaygıydı. Onda bir sıkıntı yaşamadığım sürece, benim için herhangi bir sıkıntı yok demektir. Ama başka bir plandan bahsedebilirim. Şimdi, Sosyoloji doktorası yapıyorum. Onu bitirdikten sonra -hayatımda yakın bir şey değil bu söylediğim ama- bir vakit sonra, böyle bir akademik çalışma yapmak ve aynı zamanda National Geopraphic gibi dergilere yazı yazarak, yani medya sektörüne dışarıdan destek vererek, oturup bunları yaparak, buralardan yaşayacak kadar para kazandıktan sonra, dönüp romanlar yazmak istiyorum. Böyle bir niyetim var.

Röportaj: Barış ENGİN

Fotoğraf: Onur GÜLCAN, Osman ÇETİNKAYA

Reklamlar

Etiketler:, , , , , , , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: